“Bırak Evi Bok Götürsün!” ya da “Aslan Yattığı Yerden Belli Olur”

8 Mart Dünya Kadınlar Günü benim için tam bir koşturmaca ile geçti. 8:30 da ayaktaydım ve 9 mart sabaha karşı 04.00’te ancak yattım (her zamanki gibi). Rutin işler; yemek yap, topla, yıka, doldur, boşalt, yıka, kurut, geceden kalan çizim masanı topla, ertesi günkü toplantıya hazırlan, kocanın sergi stresinin gazını al, oğlanı oyun grubuna götür, oyun oyna, oğlanın öğle uykusunda ev alışverişini hallet, bir yandan iş güç düşün, koş Tuba koş. Emeğin ve emekçinin günü ise o günün hakkını verdim yani.

ka-180315-3Her sabah çaydanlığı fişe takarken ve tostları makinede bastırırken hızlıca telefondan dünyaya bağlanırım, oğlana da çekmeceden bir çorap seç getir diye seslenirim, ayakları üşümesin…Bulutlu zihnimin içinde; “Neden kadınlar günü var da erkekler günü yok, niye sadece bir gün kutlanır ki?” diye düşünürken facebook ve instagrama kadınların kadınlar günü “durumları-yorumları” düşmeye başladı. Sorun yoktu bir köşe yazısının başlığını ve devamını okuyana kadar. “Bırak evi bok götürsün!” Severim bu sloganı, gülümsetir beni… Çocukluk arkadaşlarım kızlarla gecenin bir yarısı “anneler” grubumuzda birbirimize o gün ne kadar yorulduğumuzu yazışırken de bol bol takılırız bu cümleyle birbirimize. Hangimizin daha “boklu” olabileceği üstüne dalga geçer, güleriz. Bu arada saat gece 2,3,4 civarıdır. Kimimiz bir yandan yoğurt mayalar, kimimiz köftesini yoğurur, kimimiz elinde vileda, kimimizin elinde kalem-boya, ertesi güne yetişecek sunum dosyası, sonraki aya yetişecek sergi, sabah ki toplantıya giyilecek kıyafetin ütüsü,makineye atılacak çamasırlar vardır. İstanbul uyur biz uyumayız pek çok anne gibi…

8 Mart gününden beri ben bu yazıya taktım arkadaş… Kadınlar günündeki bir eşitlik yazısı gibi başlayan toplumsal mesaj cümleleri alttan alta annelik kavramına, doğurmaya vuruyordu çünkü. Defalarca okudum her kelimeyi, yazılanı değil batında yazanı anlamak için… Neydi beni bu kadar rahatsız eden? Buzdolabımı açtığımda burnuma gelen ekşimiş bir koku gibi rahatsız ediyordu beni bu yazı. Temiz görünen dolapta üstüme sinen bu koku neydi?

Nedense anne olmamayı tercih eden “modern” kadınlarımız anne olan kadının rahmini başka türlü kullanamadığını düşünüp nasıl kullanması gerektiğini buyuruyor. Kırsal hayatta ya da şehirde farketmez…

ka-180315-2“Annelik Hapishanesi” diye bir cümle ne kadar da rahat yazılabiliyor mesela. Annelik ne diye düşündünüz mü acaba “gerçekten”? Neden anne olmak ister bir kadın? Sadece şartlanmışlık mıdır? Sadece şartlanarak “üstümüze yapıştırılan bir rozeti” taşımak için insan canından can çıkarır mı? İnsan canın içinde 9 ay can taşır mı? Memesi kanarken dudağını kanatarak süt sağar mı? Lohusalık denilen cinlerin cirit attığı bir zamanla dik durarak savaşır mı? Bir bıçağın keskin sırtında yatarmışçasına bedenin acılar içindeyken, o rahatça soluduğun nefes dişlerinin arasından bir tır gibi girerken, sadece yavrum iyi olsun,sağ olsun diye düşünmektir annelik. O sancıya bir de suni sancı eklediklerinde dünyadaki varlığın biter, sadece gözünü diktiğin evladının kalbinin ritmidir. Böylesine uluorta düşünmeden, konuşan, yazan kim varsa o süni sancıyı takmak istiyorum 15 dakikalığına koluna!

Dünyayı, okudum, gezdim, yuttum derken, dünyanı kucağına verdiklerinde bigbangi görmek, evreni anlamak, dinazorlarla yürümektir annelik. Insan ne, o gün anlarsın. Mucize ne, her gün yaşarsın. Beyin nöronları ne işe yarar, izlersin. Hapisanede değil kozmik evrende galaksiler arası seyahat eder gibi özgürsündür. Neydik ne olduk demek, tükürdüğünü yalamak, attığını tutmaktır annelik.

ka-180315-4Bu toplumda evli olmadığı için anne olamayan ama annelik aşkıyla memesinden süt gelen, anne olmak için yıllarca en ağır tedavileri gören, doğumu beklerken karnında bebeği ölen, kötü hastalığa yakalanıp yavrusunu doğurmak için tedavi olmayı reddedip küçücük çocuğuna doyamadan göçen, çocuğunu o ya da bu şekilde kaybedip bir gecede saçları ağaran yatağını mezar toprağı yapan milyonlarca anne varken ne olur yazdığınıza konuştuğunuza biraz daha dikkat edin. Düşünseniz bile söylemeyin zira kalemin ucu bıçak gibi batmaktadır. Belki o sürekli eleştirilen kırsal hayattaki kadın doğurduğu 7 çocuğuyla hepimizden mutludur, belki o çözmüştür hayatın anlamını, belki bu dünyanın pisliğine anneliğinin saflığıyla dayanıyordur,

Kadınlar gününde annelik dünyasına bu şekilde saldırmaktansa toplumun annelere bu dünyayı zaman zaman nasıl zindan ettiğini konuşsak, yazsak keşke… Mesela hamile kaldığı için iş göremez diye düşünülerek işten çıkarılan binlerce kadının hakkını savunsak, doğum iznindeyken zaten 6 ay boşuna maaş aldığına karar verilip herkes zam alırken zam almamasını konuşsak, süt izinlerinde memelerinden süt damlarken evine gitmesine izin  verilmeyen, pis tozlu arşiv odalarında tuvaletlerde süt sağan kadınları konuşsak, hamileyken kanaması olduğu halde öncelik iş diye mesaide tutulan kadınları konuşsak, bakıcı bir anda terk ettiği için işe çocuğunu götürmek zorunda kalan kadına nasıl yan gözle bakıldığını, karne gününde toplantı saatlerini ayarlamak için bin takla atan kadınları konuşsak…Çocuğuna kendi bakmak için, bırakabileceği kimsesi olmadığı için kariyerini donduran kadınların tekrar işe dönmekte nasıl zorlandıklarını konuşsak. Hayatında “sadece anne” diye kaş kaldırarak bakılan kadınların da sadece anne olmadığını görmeye çalışsak. Annelik denizinde zorlanan, yardıma ihtiyacı olan kadınlara nasıl yüzmeyi öğretebileceğimizi, nasıl can simidi atabileceğimizi konuşsak.

Ama her zaman ilk akla geleni söylemek daha kolaydır değil mi, bu tip genellemeler bir kitabın sadece arkasını okuyarak o kitabı okudum demek gibi bence. Kaş yapayım derken tüm kaşı cımbızla yolmamak gerekiyor galiba…

Meydanlarda “bırak evi bok götürsün” pankartlarını taşıyan pek çok kadının evlerini bok götürmesin diye başka bir kadına para ödeyerek çalıştırması da Dünya Kadınlar Gününün düşünülmesi gereken ütopik söylemidir.

Bu arada  atasözlerini ayrıca severim, yaş aldıkça anlamları derinleşti benim için. “Aslan yattığı yerden belli olur”… Aslanlar gibi güçlü olan annelere…

Sevgiyle ve empatiyle kalın…

[author title=”Tuba Şamlı Atilla” image=”https://kadikoyanneleri.com/wp-content/uploads/2015/01/ka-310115-2.jpg”]1978 Ankara doğumlu. 1987’den beri Kadıköy’lü. İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Bölümü ve Mimar Sinan Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü mezunu. 12 yıl boyunca reklam sektöründe, uluslararası ajanslarda Sanat Yönetmenliği ve Yaratıcı Yönetmenlik yaptı. 2012 yılında oğlu Bilgehan’ın doğumuyla birlikte hayatının en yaratıcı dönemine adım atmış oldu. Serbest illüstratör ve grafik tasarımcı olarak çalışmanın yanısıra aletli dalış ve pilates sporlarıyla ilgileniyor. Eşi Ansen, oğulları Bilgehan ve Uluhan, kedileri Tatlış ile Toprak ve onlarca bitkisiyle İstanbul- Kadıköy’de yaşamakta.[/author]

Aslı Altınok Erdal
Aslı Altınok Erdalhttps://kadikoyanneleri.com
1982 Çan/Çanakkale doğumlu Aslı, 2004 yılında Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldu. 2004-2006 yılları arasında Chicago, ABD’da Au Pair olarak çalışırken College of Dupage’te İşletme ve Uluslararası İlişkiler dersleri aldı. 2007 yılından bu yana çalıştığı Uluslararası Fuarcılık sektörü PR&Marketing ve Proje Müdürlüğü görevi ile Uzak Doğu’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Slav Bölgesine, Avrupa’dan Körfez Bölgesine 20’den fazla ülke, 40’tan fazla dünya şehrine seyahat etti. Temmuz 2012’de 3 yıllık hayat arkadaşı Koray’la evlendi. 13 Ocak 2014’te oğlu Rüzgar’ın hayatına girmesiyle birlikte, ikamet ettiği Kadıköy’de, kendisi gibi hayattan zevk almayı bilen annelerin bir araya gelip deneyimlerini paylaştığı Kadıköy Anneleri'ni kurdu. 1 Haziran 2014‘ten bu yana sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir kitleye ulaşan ve 13. Altın Örümcek Web Ödülleri’nde Eğitim kategorisinde Halkın Favorisi seçilen Kadıköy Anneleri'nde, onlarca annenin katkıda bulunduğu yazılarına yer vermekte. Oğlu 7 aylık olduğunda tam zamanlı çalışma hayatına geri döndü. Halen fuarcılık, Kadıköy Anneleri, sosyal ve aile hayatı dörtgeninde var olma telaşını sürdüyor.

Kaçırmayın!

Benzer Yazılar