Ana Sayfa / Annelik Günlükleri / 2 Yaş Sendromu Mu? Bakış Açısı Mı?

2 Yaş Sendromu Mu? Bakış Açısı Mı?

Bu hafta oğlanın 3. yaş günü. İnanılır gibi değil. Özellikle 2. yaştan itibaren günler, haftalar ve aylar yerinde durmaz oldu. O, büyüyüp coştukça, koştukça günleri de peşine taktı sanki, evde sürekli bir yakalamaca hali ben ise sürekli ebe!

Her yaşın muhakkak kendine has zorlukları ve tatlılıkları var. Biz daha yolun başındayız… Henüz yeni anne olmuşken duymaya başladığım gözümü korkuttukları “Hele bi’ 2 olsun sen gör gününü, hele bi’ 3 olsun ayvayı yedin!” dedikleri, havalı söylemi ile Trouble Two, Türkçe’siyle 2 yaş sendromu bizim evde koştu mu dersiniz?

Daha önce bahsetmiştim, biz bu iki yaş sendromunu 18 aylıkken  yaşamaya başladık. Uykusuzluğunu saymazsak genellikle uyumlu olan oğlumla kimi zaman başa çıkamaz olmuştum.  Bir güldüğüne bir ağlıyor, bir ayakkabısını giyerken ötekini giymemek için direniyor, kimi zaman benim kimi zaman kendi saçlarını çekiyor, anlam veremediğim durumlarda kendini yerlere atıp tepiniyordu. Çocuk parkında “Yapma” dediğim ne varsa kafa göz yararcasına “inadına” yapıyordu sanki. Sonra birden gözünde yaşı kurumadan, kahkaha atıp sarılmaya, oynamaya başlıyordu. Karşılaştığım “bence” bu anlamsız davranışlar bir süre sonra beni hırçın ve sinirli yapmaya başladı. Bir gün çocuk parkında yaşadığımız nedenini hatırlayamadığım anne oğul inatlaşmasından sonra, oğlanı kaptığım gibi “Yok sana park mark!” diyerek  cayır cayır ağlatarak eve getirdim.

ka-18-05-20152O gece herkes yattıktan sonra uzun uzun düşündüm… Tamam anlamıştım 2 yaş sendromu gelmişti hoş gelmişti de ben bu sendromla nasıl baş etmeliydim bilmiyorum ki. Ceza, bağırma, azarlama en sevmediğim ve ayıpladığım şeydi, peki durumu nasıl kontrol altına alacaktım?

O dönemde oğlumu kucağıma veren sevgili doktorumun yönlendirmesiyle aile danışmanımla çalışmaya başladık ki kendisine duacıyım beni inanılmaz aydınlattı, tam o sırada karşıma kitapçıda bir de kitap çıktı. Kitabın ismine takılmıştım “Çocukluk Sırrı”... Hayatta hiç birşeyin tesadüf olmadığına inanırım. Aslında tüm kitapları okumayı bıraktığım bir dönemdi ama bu pedagog o kadar “güzel kelimelerle” anlatıyordu ki çocukluk ve ebeveynlik ilişkisini… Durumları, yöntemleri ve sonuçları…Didaktik olmadan yapılan tespitler beni kendi çocukluğuma, gençliğime de götürüyor unuttuğumu sandığım düğümlerimi de açıyordu sanki. O pedagoğun tüm kitaplarını bir çırpıda okudum ve çocuğu olmayan arkadaşlarıma bile tavsiye ettim.

(Bu pedagog kitaplarında Anadolu Pedagojisini de anlatır ve bu başlı başına ayrı bir konudur)

Aslında 2 yaş sendromu tamamen bir bakış açısı. Ortada bir sendrom yok, trouble (felaket) yok… 2 yaş gelişimini sağlıkla atlatan çocukların, ergenlik ve ilk yetişkinliklerini de sorunsuz geçirdiklerini öğrenince benim için bu dönem ekstra hayati önem kazandı. Bu dönemde çocuğunuzda olan değişimlerle boğuşmak yerine, çocuğumuzla gerginlik yaratan koşulları, mekanları ve verdiğimiz tepkileri değiştirerek herkes için hayatı kolaylaştırabiliriz.

Bu dönemde çocuğunuzla çatışma yaşamamanıza imkan yok, muhakkak bu değişimle yüzleşeceksiniz, hatta size verdiğiniz tepkilerle ilgili eşiniz, anneniz, eşinizin annesi, arkadaşınız, yardımcınız, sokaktaki teyzeler oldukça fazla karışacak. Peki ben ne mi yaptım? Etrafımı “sakin” tutmaya özen gösterdim. Eşimle yada birlikte büyüttüğüm kimselerle mutlak ağız birliği, davranış birliği yaptım, yapamayanlara oğlumun huzuru için sessiz kalmaları gerektiğini kibarca söyledim.

Mekanları değiştirdim. Örneğin evimize yürüme mesafesinde olan ama bana sürekli, “Koşma! Yapma! Çıkma! İnme!” dedirten, hayati kaza ve tehlikelere açık parka gitmek yerine arabaya binip düz ayak ve geniş alanları olan Özgürlük Parkı’na gitmeyi tercih ettim. Özgürlük Parkı’nda anne çocuk özgür olduk ve park zamanı kabustan tekrar oyun zamanına dönüştü. Aramızda gerginlik yaratan mekanı-mekanları değiştirdik.

Hayati olmayacak her türlü konuya müdahale etmeyi bıraktık. Yemekli kıyafetle mi dolaşmak istiyor bırak dolaşsın, yerde mi uyumak istiyor aç kaloriferi yatsın,

kemer takmak mı istemiyor bırak pantalon düşsün, kendini yere mi atıyor bırak yer çamurda olsa debelensin, bağırıyor mu bırak bağırsın elbet sesi yorulacak…

Hatta bazen koşma düşersin demek yerine koşup düşmesine, elleme batar dediğimiz gül dikenine elini batırmasına izin verdik.

“Aman Allah’ım bu çocuğu ya terbiye edemezsek!” stresini bıraktık. Çocukların 4 yaşına kadar kopyalayarak, gözlemleyerek davranış kazandığını öğrendik.  Armut dibine düşer atasözüne inandık.

Bıkmadan olumlu kelimeler kullanarak her yaşanılan durumu tekrar tekrar anlattık. Kullandığımız kelimelerin duygu dünyasına atılan bir tohum olduğunu, bu tohumun gençlik yıllarında büyüyüp dalladığını öğrendikten sonra sadece oğluma karşı değil konuştuğum herkese karşı kelimelerimi özenle seçmeye çalışmaya başladım. Kelimelerden çıkan enerjinin ortamı, ilişkileri ve sonuçları nasıl değiştirdiğine inanamazsınız.

Tüm bunları yaparken, ayıplamadık, utandırmadık, müdahale etmedik, sadece durumu ve duygusunu tespit edip kararlı bir ses tonuyla anlattık ve bekledik.

Oğlumun yaşadığı ani duygu değişimlerinin nedenlerini o an bulmaya çalıştım ve ona “olumlu kelimelerle” tarif ettim… Dışarıdan geldiğimde birden bağırıp kaçan yada bir anda ağlayan oğluma “Ben de seni bütün gün çok özledim, sen de anneyi özledin değil mi? Şimdi yanındayım.” diyerek sarıldım. Yada legolarını birden yere atıp masayı dağıtınca “Parçalar birleşmiyor mu? Ben de bazen birleştiremiyorum, haydi bir daha deneyelim diyerek, kendini başarısız hissetmesinin karşılığında gösterdiği öfke patlamasını anlamlandırdık. Sinir krizleri yaşadığı zaman, “Sen sinirlendin,  kendine yada anneye vurmak yok sakinleştiğinde gel konuşalım” dedik. İnanılmaz gelse de bir süre sonra özledim, sinirlendim, sevindim hatta şımardım diyerek kendini ifade etmeye başladı ve rahatladı. O tarif ettikçe bizim içimizin yağları eridi.

Zor anlar yaşamıyor muyuz, tabii ki yaşıyoruz, sesimiz karar mıyor mu tabii ki kararıyor, ceza ve ödülle değil, irade ve ikna ile, “sonsuz sabır / sonsuz sevgi “ denklemini hatırlayarak, birbirimize hatırlatarak yürümeye çalışıyoruz.

Her gün yeni bir şeyler öğrenerek…

Çünkü aslında oğlumun bizden değil, bizim ondan hayatı yeniden öğrendiğimize inanıyoruz.

Tuba Şamlı Atilla

1978 Ankara doğumlu. 1987’den beri Kadıköy’lü. İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Bölümü ve Mimar Sinan Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü mezunu. 12 yıl boyunca reklam sektöründe, uluslararası ajanslarda Sanat Yönetmenliği ve Yaratıcı Yönetmenlik yaptı. 2012 yılında oğlu Bilgehan’ın doğumuyla birlikte hayatının en yaratıcı dönemine adım atmış oldu. Serbest illüstratör ve grafik tasarımcı olarak çalışmanın yanısıra aletli dalış ve pilates sporlarıyla ilgileniyor. Eşi Ansen, oğulları Bilgehan ve Uluhan, kedileri Tatlış ile Toprak ve onlarca bitkisiyle İstanbul- Kadıköy’de yaşamakta.

Bu yazımızı da inceleyin.

Pera ve Poyraz’dan Önce…

Merhaba Kadıköy Anneleri; Öncelikle Sevgili Aslı’ya teşekkür etmek istiyorum. Çok uzun zaman önce konuştuğumuz bir …

WhatsApp
Email
Share
Tweet
Share