21. Gün

Bugün aramıza yeni bir yazar anne katılıyor. Kendisiyle ısrarlar üzerine açtığım Instagram hesabımız üzerinden tanıştık. Ortak paydamız “kolik” ve “konak”tı. Bugüne kadar defalarca elim gidip geldi bu iki yenidoğan “olağan” durumunu(hastalık demeye elim varmadı) anlatmaya ancak gerek yokmuş. Sevgili Tuba öyle güzel anlatmış ki adeta yaşadıklarımı tekrar gözümün önünde canlandırmama vesile oldu. O da artık “Her zaman gerçeği ve yalnızca gerçeği” anlattığı yazılarıyla bir Kadıköy Annesi…Hoş geldin aramıza, ne iyi ettin de geldin… Aslı Altınok Erdal

Annelik heyecanının en unutulmaz anı şüphesiz doğuma gittiğimiz ve bebeğimizi kucağımıza aldığımız andır. Benim ise sanırım hayatım boyunca unutmayacağım tecrübelerden biri oğlumun doğumunun 21. gününün gecesidir.

2012 yazının en sıcak gecelerinden birini yaşıyorduk. Gündüz 40 dereceyi görmüştük ve şehir hala yanıyordu. İki arkadaşımız ki onlar da bebek beklemekteydiler, bize hayırlı olsuna gelmişlerdi. Kucağımda her zamanki gibi usul usul karnını doyurmakta olan oğlum birden bir iğne batırılmışçasına daha önce hiç duymadığımız bir şekilde çığlık atarak kesintisiz ağlamaya başladı. Saate baktığımı hatırlıyorum. 20:30. O geceden sonra, her gece benim için beklenen kabusun başladığı, gece yarısı 02:30 kadar süren zaman 20:30 oldu.

Yaşayanların içinden “…kolik…” diye geçirdiklerini duyabiliyorum. Bir kolik bebek annesini, sadece bir başka kolik bebek annesi gerçekten anlayabilir.

Evet, o gece ne yaparsak yapalım susturamadığımız, vücudu taş kesmiş, durmadan bacak atan bir bebekle kalakaldım. Aç zannediyor sürekli süt vermeye çalışıyor, gazı var sanıp ufacık sırtına pıtpıtlamalar deniyor, sallanan sandalyede duvarı dövercesine sallanıyorduk. Bir eşim, bir ben kucaklıyorduk oğlumuzu. Arkadaşlarımız “Hep böyle ağlar mı?” diye sorduklarında “Yoo, ilk defa!” cevabını verirken erkenci davrandığımı nereden bilebilirdim ki… Perişan bir halde geceyi zor sabah ettik. Günün ilk ışıklarıyla çocuk doktorunu aradığımda doktorumuz sadece 3 soru sordu:

– Bugün kaç günlük oldu? Ağlarken bacak atıyor mu? Ağlaması ne yaparsan yap geçmiyor ve kesintisiz mi?

-22. gün, evet, evet.

-Tamam, kolik bebek…

-Ne yapacağız, o ne?

-Hiç bir şey, kolik nedeni henüz tam olarak belirlenememiş spastik bağırsak hareketlerine bağlı oluşan ağrıların neden olduğu kesintisiz ağlamadır. Bekleyeceğiz, genelde 3. ayda geçer, bazen 6 aya kadar da sürebilir… Çok dayanılmaz olursa ilaç deneriz ama genelde ilaçların pek bir faydası yoktur…

Telefonu kapattım:

-Kolikmiş, dedim eşime…

-O ne? dedi eşim.

O ne? Hayatımda ilk defa duyduğum bir şeydi kolik. Beni en çok yıkan ise yapılacak çok da bir şeyin olmamasıydı. 90 gün boyunca böyle ağlayan bir bebekle biz ne yapacaktık? Ve tabii o an inkar ettim. Lohusa unutkanlığı ile koliği unuttum. Ve akşam 20.30’da bir çalar saat gibi başlayan çığlıkla unutmamacasına hatırladım.

Panik, stres, sinir, hayalkırıklığı, çaresizlik, beceriksizlik bütün olumsuz duyguları yorgunluk ve uykusuzlukla birleşince o 6 saat içinde, bir dalgada nefes almaya çalışırcasına yaşıyordum.

Bebeğimi sabaha karşı uyutabildiğim o kısa anlarda dinlenmek ve uyumak yerine bilgisayarın karşısına koşup, Google’a “kolik” yazıyordum. Kurtar beni Google! İngilizce, Türkçe okumadığım makale, yazı, blog, izlemediğim video kalmadı. Hepsi bir an umut verip bir anda yıkıyordu beni. Milyonlarca yeni anne çaresizce yazışıyordu. Havada reçeteler, damlalar, doğal ilaçlar, topuk altına sürülen yağlar, karın masajları, kundak oyunları, sallama şekilleri, vantilatör sesi, çamaşır makinesi sesi, bulaşık makinesi sesi, kolik bebek müzikleri uçuşuyordu. Hepsini denedim, hepsini. Bazı geceler meğersem yorgunluktan sızan oğluma “Ahh bitti gitti, bu geçirdi!” diye sevinçle sarılıp ağlıyor, ertesi akşam 20.30’da aynı kabusa uyanıyordum. Bir geceyarısı duvardaki kurutma makinesinin sesine daha fazla dayanamayıp fişi çekip makineyi yere fırlattım. Ağlamaktan, yorgunluktan oğlumu sevmeye halim kalmıyordu. Bu muydu annelik?

Mahalle baskısı ayrı bir tımarhanelik konuydu. Sabahları balkona güneşlendirmek için çıkarttığım oğlumu gören yan binadaki komşunun “Maşallah, Maşallah geceleri duyuyoruz sesini!” demesi mi, karşı komşumun “Ayaklarını mı, sütünü mü üşütüyorsun?” demesi mi, sokakta yürürken giriş kattaki komşunun “Ay ne ağladı ne ağladı, az kalsın çıkıyordum size, bütün gece okudum, nazar bu nazar!” demesi mi… Bütün kadınlara kibarca tebessüm ederken, hepsini alıp birbirine yumurta misali çarpıp omlet yaptığımı hayal ediyordum.

Mahalle baskısına dayanamayıp eşimi İstanbul’da bırakıp Şile’ye annemlerin yanını gittiğimde de durum değişmedi tabii. Bu arada oğlumun 40’ı çıkmış ele avuca gelir olmuştu. Ama o elleri hep yumruk halinde boğazının altında iki asma kilit, çatık kaşlı ve mutsuzdu. Vücudunun hiç rahat, gevşek olduğunu hatırlamıyorum. Orada da ağlaması karşı dağdan yankılanıp bize 2 katıyla dönerdi. Bir gün sahilde yürüyüşten eve dönerken saat 20.30 olmuş, bizimkisi çığlık çığlığa ağlamaya başladı, yine bir komşu terastan sarkıp “ Nesi var bunun? Kızım kucağına al, kucağına!” diye bağırdı. Annem “Bir şeyi yok, huyu böyle!” diye cevap verdi. Evet, huyu böyleydi işte. Bense ince bir çizgide durduğumu hissediyordum. Depresyona düşmekle, bulutlara çıkmak arasında…

Babam, bu ağlama krizlerine daha fazla dayanamayarak bir gece oğlanı bir çarşafa koydu ve “Başlarım size de modernliğinize de! Biz sizi nasıl büyüttük.” dedi. Başladık sallamaya, sallanmanın tatlılığıyla uykuya daldı bizimki. Ohh ne harika! Ama yerine yatırdığımız anda aynı yaygara başlıyordu, nöbetleşerek sallıyorduk, bazen ayakta uyuyakalıyordum. İyi de ben hep sallayacak 4 çift kol nereden bulacaktım? Hem ya alışır da başka türlü uyumazsa ne olacaktı? Zihnimde binlerce çelişki cirit atıyordu. Tahminim doğru çıktı ve İstanbul’a dönünce sallama işinin bir fantazi olduğunu anladık. Bu defa 3-5 kereden fazla kullanmadığımız sallanan her türlü hamağa, salıncağa, ana kucağına bir umutla sarıldık ve evde sadece eşya kalabalığı yarattık.

Bu süre içinde nadiren evden çıkmaya cesaret edip arkadaşlarla gittiğimiz oldukça havalı bir restoranda oğlanı emzirme önlüğünde 1 saat salladığımızda oldu, arabayı emniyet şeridine çekip otobanda zıpladığımız da, ulu orta ağladığımız da. Günler, geceler uyuşmuş bir halde, hiç bitmeyecekmişçesine geçerken kendimi Bill Murray ve Andie MacDowell’in oynadığı Groundhog Day filminde gibi hissettiğim çok oldu. Hani her gün aynı güne uyanan o adam gibi…

Benim için film 13. hafta 18. günde birden bitti. The End. Fin. Işıklar yandığında ben oradaydım ama bittiğine inanamıyordum. İlk bir kaç gece eşimle saat 20.30’u bekledik. Evet, bazen, arada sıkıntılı ağlamalar yaşıyorduk… Ama bunun nedenini daha sonra öğrendik ki, bu “süt alerjisiydi”. Kolik gecelerimizi daha da zor kılan, ekstra bir faktör daha vardı. Telaşımızdan geç farketmiştik. Bu ise başka bir yazının konusu.

Peki bu 13 hafta 18 günü, 1 uzun gün gibi yaşadıktan sonra ne mi oldu? Çocuk doktorunun tavsiyesi ile emzirmeden önce ve sonra iki ayrı damlayı hiç aksatmadan kullanarak durumu biraz kontrol altına aldık. Her kolik bebek gibi sadece kucakta uyumaya alışan bir oğlumuz oldu. Oldukça yıprandık ve yorulduk…

ka-310115-3Ama, asla bitmez denen her gecenin bir sabahı olduğunu, uykusuzluk ve yorgunluktan ölünmediğini, herkese rağmen gülümsemeyi, uluorta utanmadan ağlamayı, eşimle stres yüzünden evliliğimizde yaşadığımız ilk tartışmalarımızın ardından, birbirimizden başka kimsemiz olmadığını hatırlayıp sarılmayı, uyduruk ninniler, şarkılar söylemeyi, her insanın bir anne yavrusu olduğunu “farkedip” anlamaya çalışmayı öğrendik. Ben gebelikte aldığım 18 kilonun büyük bir bölümünü ilk 3 ayda verdim 🙂

Peki bugün olsa ne mi yaparım? En önemlisi annelik suyunda kendimi boğmaktansa ağlama krizlerinde bir arkadaşımı, bir kuzenimi, bir komşumu arar, yardım isterdim…Bazı geceler evde olmazdım. Çıkıp dışarı biraz kulaklarımı boşaltırdım. Mahalleye kulaklarımı tıkarım. Çünkü siz ne yaparsanız yapın o ağlama yaşanacaksa yaşanacaktır.

Sevgili kolik bebek annesi, inan bugünler geçiyor, hepimiz yaşadık ve yaşayacağız… İnan, güneş bir sabah yüzüne çok tatlı vuracak ve bir gece sadece sessizliğin sesini dinleyeceksin…

Ve ben, her zaman gerçeği ve yalnızca gerçeği anlatacağım…

[author title=”Tuba Şamlı Atilla” image=”https://secureservercdn.net/50.62.198.70/eaf.195.myftpupload.com/wp-content/uploads/2015/01/ka-310115-2.jpg”]1978 Ankara doğumlu. 1987’den beri Kadıköy’lü. İstanbul Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi, Resim Bölümü ve Mimar Sinan Üniversitesi, Grafik Tasarım Bölümü mezunu. 12 yıl boyunca reklam sektöründe, uluslararası ajanslarda Sanat Yönetmenliği ve Yaratıcı Yönetmenlik yaptı. 2012 yılında oğlu Bilgehan’ın doğumuyla birlikte hayatının en yaratıcı dönemine adım atmış oldu. Serbest illüstratör ve grafik tasarımcı olarak çalışmanın yanısıra aletli dalış ve pilates sporlarıyla ilgileniyor. Eşi Ansen, oğulları Bilgehan ve Uluhan, kedileri Tatlış ile Toprak ve onlarca bitkisiyle İstanbul- Kadıköy’de yaşamakta.[/author]

Most Popular

SMA Tip 1 Savaşçısı Sofia Deniz’i Yaşatalım

SMA Tip 1 Savaşçısı Sofia Deniz'i Yaşatalım Sevgili Kadıköy Anneleri merhaba, eminim hepiniz SMA Tip 1 savaşçısı bebekler hakkında basından veya sosyal medyadan pek çok...

“40 Yılda 1 Anne Olmak” Ya Da Olmamak! İşte Bütün Mesele Bu!

Herkese merhaba, bu kez özel bir yazı ile karşınızdayım. 23 Kasım kızımın doğum günü ve tabii benim de anne oluşumun yıl dönümü. Bu özel...

İlham Veren Babalar: Filozof Baba @4kizcocukbuyutenbaba Dr. İbrahim Yıldırım

Herkese merhaba, bu yazımda sizleri, dört ay önce yazmaya başladığım "İlham Veren Babalar" yazılarımın esin kaynağı bir baba ile buluşturmak istiyorum. Sosyal medyada Filozof...

Küçük Kitap Kurtları için Seri Kitaplar #4

Sevgili Kadıköy Anneleri merhaba, altıncı sezonun ilk seri kitapları yazısıyla karşınızdayım. Hatırlayacağınız üzere üç sezon önce seri kitaplar dosyamıza başlamıştık. Yayınladığımız ilk yazıda “Tavşancan ile...