Ana Sayfa / İlk Kitaplığım / Çocuk Kitapları Yazarı, Editörü ve Çevirmeni Sima Özkan ile Röportaj

Çocuk Kitapları Yazarı, Editörü ve Çevirmeni Sima Özkan ile Röportaj

52 Paylaşımlar

Sevgili Kadıköy Anneleri merhaba,

Size bu kez çevirmen, editör, yazar Sevgili Sima Özkan’ı yakından tanıtmak istiyorum. Yakından tanıtmak diyorum çünkü aslında siz onunla tanışıyorsunuz. Çu’nun Bir Günü adlı kitabın çevirmeni desem, Soso’nun Kompost Kitabı’nın yazarı desem hemen hatırlayacağınıza eminim. Aslında Sevgili Sima’yı birlikte tanıyacağız. Çünkü ben de her ne kadar onu kitaplarıyla ya da yazar-çizer buluşmalarında tanısam da şöyle yüz yüze, doyasıya hiç sohbet edemedik. Gözlerinin içi parlayan bu genç kadına kulak vermek ve sizi de sohbetimize dahil etmek istedim. İyi ki de istemişim onu yakından tanıyınca kendime çok yakın hissettim. O da benim gibi hiç durmayan ve tutkusu güçlü olan kadınlardan. Kendisine İlk Kitaplığım köşemize hoş geldin diyor ve bize yeni yıl hediyesi olarak vereceği üç güzel kitap için şimdiden çok teşekkür ediyorum.

H.G: Sevgili Sima küçükken sen de benim gibi zor bir birinci sınıf geçirmişsin. Okulu sevmeyen, hep oyun isteyen bir çocukmuşsun. Okumayı sınıfta en geç sen sökmüşsün. Yazmaktan da hoşlanmazmışsın. Böylesi bir başlangıçtan sonra nasıl oldu da kitaplarla ilişki kurabildin? Okuma sevgisini nasıl kazandın?

Merhaba sevgili Hafize. Öncelikle tatlı sözlerin için çok teşekkürler. Bu güzel köşe de, ettiğimiz sohbet de çok kıymetli tabii. Hoş bulduk!

Şimdilerde okullarda birinci sınıf öğrencileriyle bir araya geldiğimde, bana bir çocuğun en heyecan verici günlerini yaşıyorlar gibi geliyor. Okumayı ve yazmayı öğrenmek mucizevi bir deneyim olmalı diyorum. O ilk okuyabildikleri an. Sonra peşinden gelen o her şeyi büyük bir açlıkla okuma arzusu. İlk defa annenin, babanın adını yazabilmek. Ben bu duyguyu hiç yaşamadım. Kendi adımı yazarken tersten bakan S harfini hatırlıyorum. Çok uzun bir süre tersten bakmıştı bana. O harfe resmen gıcık olurdum.

İlkokula kadar kitaplarla ilgili hiç anım yok. Hem de hiç. Üstelik anaokuluna gitmeme rağmen. Çünkü evimizde, okulumda kitap okunmuyordu. Acı gerçek bu sanırım. Şimdiki çocuklar ve onlara yatmadan önce bir daha, bir daha okunan kitaplar nasıl da kıymetli. Ama babam bana masal anlatırdı, hem de kendi uydurduğu masalları. Benim için de bu kıymetliydi.

İşin aslı ben tam bir oyun çocuğuydum. Yazları saatlerini geçirebildiği bir bahçesi olan, öğrenme açlığını kuzenleriyle ormana yürüyüşe ve keşfe giderek gideren, denizden çıkmayan, topun peşinden ayrılmayan, ödevlerini yaparken kucağındaki bebekleri bırakmayan, toprağı eşeleyip duran, çiçeğe böceğe âşık, hep yaramazlık peşinde bir çocuk. Hayat hareketli, kitaplar durağandı.

Ne var ki, tüm haşarılığıma katlanan öğretmenim karne günü servise binmeden önce beni yakalayıp, “Aslında karnen öyle değildi, seni çok sevdiğim için hepsini beş verdim,” gibi bir şey deyince bana; bir şeyler dank etti galiba. İkinci sınıfa bambaşka bir Sima olarak başladım. Cin Ali’lerden sonra “sınıf” atlayıp, sonradan Mustafa Delioğlu’nun kapak resimleriyle yayınlanan Yeni Yüzyıl Gazetesi’nin verdiği çocuk klasiklerinin kısaltılmışlarını okumaya başladım hemen o yıl. Pollyanna’yı, Jules Verne’leri, Gümüş Patenler, Çocuk Kalbi’ni, Andersen masallarını, Pıtırcık serisini büyük bir keyifle ve çok hızlı okuduğumu hatırlıyorum. Kitap okumayı sevdim, okulu da sevmeye başladım. Okuldaki kütüphanenin tamamını okumuştum mesela. Muzaffer İzgü, Gülten Dayıoğlu, İpek Ongun, o günlerde en sevdiğim yazarlardı.

Çok tuhaf bir şekilde okulu sevmediğimde, okumaktan da soğuyan bir çocuk olarak ortaokulda da benzer şeyleri yaşadım. Yedinci ve sekizinci sınıflarda da neredeyse hiç kitap okumadığım için annemin bu kız eline kitap almaz oldu dediğini hatırlıyorum. Lisede ve sonrasında üniversitede yine büyük bir açlıkla okumayı sürdürdüm.

H.G: Kabına sığmayan bir kız çocuğu olarak öğrenim hayatında da durmamış çift dalda lisans eğitimi yapıp (İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji bölümlerinde) bir de üstüne Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde yüksek lisans yapmışsın. Sanırım sonrasında da hiç durmadan birkaç topu havada çevirip farklı işlerde çalıştın. Çocuk kitaplarıyla yolun nasıl kesişti?

Aldığım eğitim gereği, uzunca bir süre okuduklarım çocuk kitaplarının kıyısından köşesinden geçmedi pek. İki bölüm bir arada, seçmeliler de İngiliz Edebiyatı’ndan olunca, lisans yıllarım haftada en az beş oyun, üç romanı sırf dersler için okuduğum, durmadan okuduğum bir dönemdi. Sonra Final Kültür Sanat Yayınları’na önce dışarıdan lektörlük, sonra da çocuk kitapları editörlüğüyle yolum çocuk kitaplarıyla kesişti. Bir yandan da çocuk kitapları çevirmeye başladım.

H.G: Çok güzel, o halde önce çevirmenlikten başlayalım. Çeviri yapmak özellikle de resimli çocuk kitabı çevirmek çok zor değil mi? Çünkü dil kültürün en önemli unsurlarından biri. Çevri yapmak kitabı neredeyse baştan yazmak gibi bir şey. Ne dersin?

Çok zor… Benim için bazı kitapları çevirmek doğru sonucuna hiç ulaşamayacak gibi görünen matematik problemlerine dönebiliyor. Ama bu bana müthiş keyif veriyor. Bir de büyük hayranı olduğum bir yazarın sözcükleri bana emanet edildiğinde, çeviri yapmanın verdiği mutluluk yazmayı bile katlıyor. Sanki yan yana oturmuşuz da kitabı beraber baştan yaratıyoruz. Bob ve Gaga Sanatı, şimdi ikincisi de yolda Bob ve Mavi Sanatı, Neil Gaiman’ın Çu serisi, Emily Gravett’i sayabilirim bu kitaplara örnek. Tabii bir de bazı karakterlere ona en layık olan Türkçe ismi vermek var. Kedibüdü serisi de buna örnek olabilir.

H.G: Çevirdiğin çocuk kitaplarının her biri eminim senin için özeldir. Tıpkı yazarların da kitaplarını birbirinden ayıramaması gibi ama yine de çevirme öyküsüyle ya da başka bir sebeple senin kalbinde özel bir yer etmiş olan bir kitap var mı?

Isol’ün Kültür Alışverişi, çünkü Isol’ün acımasızca gerçekçi çizimlerine yıllarca beslediğim sevgi, döndü dolaştı beni eşimle bir araya getirdi. Sonra Isol bizim düğün davetiyemizi de çizince, dünyada en sevdiğim kitaplardan biri oluyor.

H.G: Peki yazma serüvenin nasıl başladı? Yazdıklarının kitaba dönüşmesi nasıl oldu? Biraz bize yazdığın kitaplardan bahseder misin?

Bir gün yazacağımı biliyordum ama çocuklar için yazacağımı düşünmemiştim. Üniversitedeyken öykü, şiir ve kitap incelemeleri yazıyordum; üstelik dergilerde de yayınlanıyordu. Değer verdiğim birkaç edebiyatçıdan da yazdıklarım hakkında çok güzel yorumlar almıştım. Bir şeyler yazabildiğime inandım. Sonra çeviriler, çeviriler de beni çocuk kitapları editörlüğüne getirdi. Editörlüğünü yaptığım ve büyük bir iştahla yeniden keşfettiğim çocuk kitaplarının içine düşünce, çok komik ama işte, bir öğle arası aklıma gelen hikâyeyi yazıverdim. Becerebilecek miyim acaba diye merak etmiştim. Yayınevindekiler de beğendi. Amacım bu değildi ama yayınlamak istediler. İlk kitabım Gece ile Gündüz: Zamansız Pişen Kurabiyeler’i, yirmi dört yaşındayken işte böyle yazmış oldum. Sonra devamını istediler, dört kitap oldu. Bıraksalar on kitap daha yazardım. Çok eğlenceliydi çocuklar için yazmak. Çok başka bir şeydi. Önceden yazdığım her şey karamsar ve karanlıkken, çocuk kitapları rengârenkti.

Soso’nun Kompost Kitabı’nın hikâyesini anlatmayı da çok seviyorum. Bir buçuk yıl kadar okul öncesi İngilizce öğretmenliği yaptığı dönemde, çocuklarla beraber sınıfta kompost yapmıştık ve bu proje onlar kadar beni de heyecanlandırmıştı. Oysa çocukken aslında anneannemle hep yaptığımız bir şeymiş ve bahçemizdeki solucan bolluğu, ektiğim her çiçeğin mis gibi tutması, yetiştirdiğim fasulyelerin lezzeti hep bundanmış. Soso hem çocukluğumdan, hem de öğretmenlik yaptığım günlerden.

Bir de gazetedeki haberlerden ilham aldığım kitaplar vardır. Mesela, son çıkan kitabım Masalımı Gören Oldu mu? İstanbul sokaklarında gezinen, çatılarımızda gezinen ve insanların gördüğü sansarlar hakkında bir haber vardı. Bu sansarlar neden şehrin göbeğinde acaba diye düşündüm. Acaba babamın bana anlattığı masalları o da çatıdan dinliyor olabilir miydi? Şu an üzerinde çalıştığım kitap da, yine gazetedeki başka bir haberden. O da bilimsel bir keşif hakkındaydı. Benim çok ilgimi çekti, eminim çocukların da çeker.

H.G: Sima, çevirmenlik ve yazarlığın yanı sıra Beta Kids’de editörlük de yapıyorsun. Pek çok anne “ben de yazıyorum” diyor, yazdıklarını hemen yayınlatmak istiyor. Bana bu konuda çok soru geliyor. Eminim sana da sıkça soruluyordur. “Benim bir dosyam var ve onu yayınlatmak istiyorum” diyen ne yapmalı?

Bence en önemlisi adayların yazdığı dosyaya inanması ve bunu kanıtlayan bir başvuru yazısıyla dosyalarını yayınevlerine göndermeleri. Sanırım birkaç çocuğa da okutmak, yazdıklarımızın değerini anlamamızı sağlar. En iyi eleştirmen çocuklardır. Sonra yayınevine başvurmak gerekiyor, dosyanıza en uygun yayınevine. Resimli hikâye kitabı yayınlamayan bir yayınevine, resimli hikâye kitabı dosyanızla başvurmamak da önemli. Yayınevleri dosyasını özenle hazırlayan yazar adaylarına her zaman öncelik verir. Önce yazdığımız metne saygı duymalıyız.

H.G: Şimdi de senden bizi okuyanlar için en sevdiğim yerli ve yabancı çocuk kitaplarının listesini istesem listenin ilk sırasında hangi kitaplar yer alırdı?

The Day The Crayon Left Home, Drew Daywalt, Oliver Jeffers

Emily Gravett ve Isol’ün kitapları

Anna and Otis, Maisie Paradise Shearring

Abzzzz… A Bedtime Alphabet, Isabel Minhos Martins, Yara Kono

My Collection of Collections, Nina Chakrabarti

Benji Davies kitapları

T-Veg: The story of a carrot-crunching dinosaur, Smriti Prasadam Halls, Katherina Monalessou

Pandora, Victoria Turnbull

Bea Baila, Luciano Lozano

Bu Kitapta Öğretmen Var, Susanna Mattiangeli, Chiara Carrer

Shaun Tan kitapları

Behiç Ak ve Sevim Ak kitapları

Sara Şahinkanat kitapları

Bu yazıyı kitap seven çevrenizle de paylaşın!Tweetle

H.G: Eğri oturup doğru konuşalım yerli çocuk edebiyatı konusunda hâlâ gidilecek yolumuz var değil mi? Bu konuda ne düşünüyorsun? Sana son zamanlarda en dikkat çeken yerli çocuk edebiyatı yazarlarını ya da çizerlerini sorsam…

Tabii ki var. Ancak şu an geldiğimiz nokta inanılmaz. Bundan beş sene öncesiyle şimdi arasındaki gelişme, eminim İngiliz çocuk edebiyatının bile kendi içinde otuz sene de gösterdiği gelişmedir. Öyle güzel kitaplar var ki, çizim konusunda zaten nereye gidiyorsak, doğru gidiyoruz. Çizimlerin, tasarımların, baskı kalitelerinin yazılanları aştığını düşünüyorum.

Bence en büyük eksiğimiz referans kitaplar diyebileceğimiz, bilimsel içerikli çocuk kitaplarının azlığı. Bu alanda çeviriden uzun bir süre daha vazgeçemeyecek gibi görünüyoruz. Tabii bunda piyasanın da ön yargısı büyük ve biz kurgusal metinleri daha çok yücelten bir milletiz. Oysa ikisini bir araya getirmek de önemli. Ben paleontolog değilim, böyle bir eğitim almadım ama bu eğitimi alıp çocuklar için yazabilecek kaç kişi var. Dinozorları en az çocuklar kadar seviyor olmam ve onlara ortak zevkimizden bahsetmek benim için büyük bir keyif.

Mavisu Demirağ, Ece Zeber, Pelin Turgut, Kıymet Ergöçen, Hande Ünver, Öznur Sönmez, Maria Brzozowska, Merve Atılgan benim son zamanlarda çalışmalarını çok beğendiğim çizerler. Yerli çocuk edebiyatı yazarlarından da gençler artık çok güzel şeyler yazmıyor mu? Özellikle de resimli hikâye kitaplarının hepsine bayılıyorum.

H.G: Bir de seninle artan döviz kurları ve daralan kâğıt kotasıyla zorlanan yayıncılık sektörünün sorunlarını kısaca konuşmak istiyorum. Çünkü aslında bu sektörün sorunu gibi gözükse de hepimizin sorunu. Neler söylemek istersin?

Ben kitabı pahalı bulan bir okur değilim, herkesin bütçesine göre kitap var aslında. Ve kitap sadece satın alınan bir şey değildir bana göre, değiş tokuş da edebilirsin, sahaflara kendi kitaplarını götürüp yenilerini de alabilirsin. Artık sahaflarda da eskisine göre daha çok çocuk kitapları var. Bir yandan da sayıları artan, gelişen çocuk kütüphaneleri var artık batıdan doğuya pek çok ilimizde, ilçemizde.

Yayıncılık zaten zor, çok zor. Bu dönem herkes çok etkilendi. Yurt dışına döviz olarak ödediğimiz teliflerin bugünkü karşılıkları o kadar uçuk ki ama dileğim dünyada başka dillerden en çok çeviri eser yayımlayan ülkelerinden biri olarak bunda azalmaya gidip yerli eserlere bu büyük pastada daha çok dilim ayırabilmek. Belki bu olumsuzluğu da daha olumlu bir sonuca dönüştürmek mümkün olur. Ayda dört kitap yayınlayan bir yayınevinin, yalnızca bir kitabı değil, üç kitabı yerli olur.

H.G: Sanırım bundan sonra da bir koltuğa birkaç karpuz sığdırmaya devam edeceksin. Bundan sonrası için hayallerin neler?

Yeni kitap projeleri hiç bitmez tabii. Sonra ben çeviri yapmadan duramam. Editörlük de bir yandan devam. Önüm arkam sağım solum çocuk kitapları…

H.G: Sevgili Sima çok teşekkür ederiz. Sohbetinden bir annenin çocuğun okuma kültürü edinmesindeki rolünü ve etkisini bir kez daha duyumsadık. Ayrıca azimli, çalışkan ve tutkulu bir kadını az da olsa yakından tanımanın mutluluğunu yaşadık. Son olarak bizi okuyan ebeveynlere kitap seçimleri konusunda ne önerirsin? Sence “İyi kitap” hangi özellikler taşımalı?

Güzel sözlerin için tekrar teşekkürler Hafize.

Her çocuğun bir birey olduğunu unutmadan, onun ne istiyorsa okuma, okutturma özgürlüğü olduğunu unutmamalıyız. İyi kitap önce sevilen kitaptır. Yol göstermekte bir beis yok ama ben hiç kitap okumayan, kitapları sevmediğini söyleyebilen bir çocuğun Guinness Rekorlar Kitabı’nı baştan sona defalarca okuyabildiğini gördüm ya da kitap fuarına gelip sadece onu aldığını. Benim çocuğum çizgi roman okuyor, kitap okumuyor diyen ebeveynler var.

Kitap seçerken de yayınevine dikkat etmek, zaten seçimlerinizi bir tık sağlama almaktır bence. Gazetelerde sıklıkla korkunç çocuk kitaplarına dair haberler görürken, sanırım en kolayı yayınevlerine güvenmek. Tabii ki çok iyi yayınevlerinde de kötü kitaplar var ama hiçbirinin çocuğa bir zararı olmaz. Bir çocuk kötü kitabı da ayırt edebilmeli, onlara da şans vermeli, beğenmediğini neden beğenmediğini anlatabilmelidir.

H.G: Hediyen olan üç güzel kitap için de ayrıca teşekkürler Sima. Yolun açık olsun. Daha nice kitapta buluşmak dileğimle, ağzına sağlık diyorum. Sevgili okurlar, Sima Özkan’ın bizler için seçtiği üç hediye kitabı (Dişi Düşen Ejderha, Kedibüdü Geri Döndü, Soso’nun Kompost Kitabı) size gönderebilmemiz için bu röportajın altına yorumlarınızı 23 Aralık 2018 Pazar gününe kadar bekliyoruz. Çekilişimiz sonucu üç küçük kitap kurduna kitaplarını yollayacağız. Sohbetimizin paydaşı olduğunuz için sizlere de teşekkür ederiz. Bir başka yazıda görüşmek üzere,

Hafize Güner

1976 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini Çocuk Gelişimi ve Eğitimi üzerine, yüksek lisansını ise Yaratıcı Drama üzerine yaptı. Doktora düzeyinde Çocuk Edebiyatı dersleri aldı. 2005 yılından beri Terakki Vakfı Okulları’nda Yaratıcı Drama Uzmanlığı/Öğretmenliği yapıyor. Sanat yoluyla öğrenme, eğitim için tiyatro konusunda projeler yürüttü ve bu konularda bildiriler yayınladı. “Yaratıcı Drama Köprüsü” adlı sempozyumun öncülüğünü ve koordinatörlüğünü yaptı. “İlköğretimde Yaratıcı Drama” ve “Eğitim İçin Tiyatro Uygulamaları” adlı iki kitap yazdı. Tilki Toni’nin yaratıcısı, “İyi Ki Varsın Tilki Toni” serisinin yazarı. “Aslan’ın Doğum Günü” ve “Park Canavarı” adlı resimli çocuk kitapları da bulunan Güner, kitapların çocuk okurla buluşması için sanatsal çalışmalar yürütüyor ve performanslar yapıyor. Çocuk yogası eğitmeni ve aynı zamanda hikaye anlatıcısı olarak  “Masal Yoga” kavramının öncüsü ve yürütücüsü. Şimdilerde “İda ve Mila” adlı  yeni  serisinin yayına hazırlanmasını heyecanla takip ediyor. Serinin ilk kitabı olan Kuş Gibi’nin raflarda yerini almasının sevincini yaşıyor. Kadıköy Anneleri web sitesindeki “İlk Kitaplığım” adlı bu köşede üç yıldır düzenli olarak çocuk edebiyatı yapıtlarını tanıtıyor ve yılda dört kez olmak üzere Küçük Kitap Kurtları Buluşmaları düzenliyor. 3.5 yaşındaki oğlu İda, eşi Hasan Nami ve kedileriyle birlikte Moda’da yaşıyor.

52 Paylaşımlar
Zeki Çocuk Anaokulu

Bu yazımızı da inceleyin.

İlk Kitaplığım Tatile Giriyor

Sevgili Kadıköy Anneleri merhaba, İlk Kitaplığım köşesi olarak dolu dolu geçirdiğimiz bir sezonu daha geride …